|
1960’lı yılların sonlarından itibaren başlayan ekonomik
verilerdeki bozulmalar, özellikle endüstrileşmiş
ülkelerde gözlemlenen enerji fiyatlarındaki artış, buna
bağlı olarak üretimdeki girdi maliyetlerinin yükselmesi
ve ortaya çıkan talep hacmindeki daralma, arza ve büyük
ölçekli firmalara dayalı istikrar modelinin piyasadan
silinmesine; esneklik, çeşitlilik ve geçicilikle rekabet
savaşında ayakta kalan küçük ve orta ölçekli firmaların
ise güçlenmesine ve yayılmasına neden olmuştur. Global
Paradoks’un yazarı John NAİSBİTT, bu süreci şöyle
özetlemektedir: “Hayatımın en önemli dönüm noktalarının
birinde ölçek ekonomisinden, ölçek ekonomisizliğine
geçtik; daha büyük daha “iyidir”den daha büyük; daha
etkisiz, yüksek maliyetli, gereksizce bürokrat,
esneklikten uzak, hatta berbattır. Paradoks, bu durumun
küresel çerçeveye geçerken oluşmasında daha geniş bir
alanda, daha küçük ve daha hızlı oyuncular daha başarılı
olacaklar”.
Uzun süre devam eden krizlerin bir sonucu olarak çok
sayıda büyük firmanın çökmesine rağmen, küçük ve orta
ölçekli işletmelerin, merkezden uzaklaşma, esneklik
eğilimi, manevra ve değişme kabiliyeti konusundaki
olumlu yanları, piyasa ekonomisindeki krizlerin çözümü
noktasında, bu işletmelere ilgiyi artırmıştır. Bunun
yanında KOBİ’ler, ekonomik yapıdaki temel değişmelerin
veya teknolojik yeniden yapılanmaların yarattığı etkiler
sonucunda, büyük işletmelerden daha fazla ve net yeni iş
imkânları yaratarak önemlerini giderek daha da
artırmaktadırlar. AB ülkelerinde ve ABD’de yapılan pek
çok araştırma, KOBİ’lerin, ekonomik iyileşmeye daha
erken cevap verir nitelikte, kendilerini değişen iş
şartlarına hızla uydurarak, kapasitelerini daha etkin
bir seviyede devam ettirdiklerini göstermektedir.
Dünya ekonomisinde yaşanan değişim ve küresel rekabetin
getirdiği ivme, ekonomik faaliyetlerin küreselleşmesi
sürecinde Türkiye’deki firmaların da yerellikten
kurtulup uluslararası boyutlara ulaşmasını ve bir dünya
şirketi olmalarını gerektirmektedir. Bu tespit
çerçevesinde, KOBİ’ler, uluslararası değişikliklere
paralel olarak, rekabet üstünlüğü yaratacak şekilde
yönetim anlayışlarını, kalite arayışlarını iyileştirip
güçlendirmelidir.
Kurumsallaşma; kuruluşların faaliyet gösterdikleri
çevreleriyle (örgütsel çevre/örgütsel alan) olan uyum
sürecini ve bu kuruluşlarda zamanla oluşan bir
ilerlemeyi açıklamaktadır. Diğer bir ifadeyle
kurumsallaşma; belli bir çevrede faaliyet gösteren
kuruluşların yapı ve işleyiş özellikleri ile çevrenin
özellikleri arasındaki paralelliği ve örgütsel yapılarda
zamanla oluşan benzerliği göstermektedir. Kurumsallaşma
sürecinde çevreden kuruluşa doğru yönelme ile
kuruluş-çevre uyumu ön plana çıkmaktadır. Kuruluşlara
değer ve denge kazandıran kurumsallaşma süreci sonunda,
kuruluşlar hayatta kalma ve süreklilik kazanma amacına
ulaşmaktadırlar. Buna göre, bir kuruluşun kurumsallaşmış
olması, çevresi tarafından kabul edilmiş ve süreklilik
kazanmış olması anlamına gelmektedir. O halde
kurumsallaşma süreci nasıl gerçekleşmekte ve bu süreç
hangi etkileşimleri içermektedir? Ayrıca KOBİ’lerdeki
kurumsallaşma stratejilerini oluşturmadan önce aşağıdaki
soruların yanıtlarının bulunması lazım.
> Kurumsallaşma nedir?
> Niçin gereklidir?
> Kurumsallaşma ile var olan sermaye ve KOBİ’ler
arasındaki ilişki nedir?
> En fazla kurumsallaşma ihtiyacı içinde olan şirketler
hangileridir? Bunların niçin kurumsallaşmayı ihmal
etmemesi gerekir?
> Kurumsallaşma ile yeniden yapılandırma arasındaki
ilişki nedir?
> Kurumsallaşma ve stratejik planlama arasındaki ilişki
nedir?
> Kurumsallaşma ve teknoloji arasındaki ilişki nedir?
> Kurumsallaşma ve markalaşma arasındaki ilişki nedir?
> Kurumsallaşma amacı ile şirket ve yönetim danışmanı
arasındaki ilişki nedir?
Kuruluşlar, yaşam evrelerinin ilk aşamasında
belirsizliği ortadan kaldırmak için tanınmış bir çevre
oluşturmaktadırlar. Bu çevre; benzer hizmet ve ürün
üretenler, tedarikçiler, tüketiciler ve düzenleyici
örgütlerden oluşmaktadır. Kuruluşlar, faaliyet
gösterdikleri çevrenin desteğini almak için
çevrelerinden gelen baskılara uyum sağlamak
zorundadırlar. Çevreyle uyum sağlamayan kuruluşlar çevre
tarafından kabul edilmemekte, dolayısıyla hayatta
kalamamakta ve süreklilik kazanamamaktadırlar.
Kuruluşların yapı ve faaliyetlerini etkileyen çevre
baskıları, çevredeki diğer işletmelerin baskıları,
çevrede kabul gören kural ve uygulamalar ile beklenti ve
inançları kapsamaktadır. Bu baskılar, zorlayıcı,
taklitçi ve kuralcı baskılar olarak açıklanabilmektedir.
Zorlayıcı baskılar:
Diğer örgütler tarafından yapılan baskılardır.
Kuruluşların çevrenin korunması ile ilgili mevzuata
uymaları ve kirlilikle mücadele tekniklerini
kullanmalarına yönelik baskılar zorlayıcı baskılara
örnek olarak verilebilir.
Taklitçi baskılar:
Belirsizliğin sonucu olarak ortaya çıkan baskılardır.
Çevre belirsizlik yaratıyorsa kuruluşlar kendilerine bir
örgütü model seçip, taklit etmektedirler. Belirsizlik
bir güç olarak, kuruluşların benzer yapıları
oluşturmalarını teşvik etmektedir. Genel olarak eğitimli
işgücü ve geniş tüketici portföyü bu yönde bir
benzerliği teşvik etmektedir. Bu açıdan, ISO 9000 Kalite
Yönetim Sistemi’nin oluşturulması taklitçi baskılar
kapsamında değerlendirilmektedir.
Kuralcı baskılar:
Uzmanlaşmış yönetici ve çalışanlara sahip büyük
kuruluşlarda görülen profesyonelleşmenin yarattığı
baskılardır. Profesyonelleri temin etmek için
oluşturulan aynı koşul ve pozisyonlar yapısal
homojenliği oluşturmaktadır. Uzmanlık gerektiren
birimlerin ortaya çıkması kuralcı baskılara bir
örnektir.
Kuruluşların faaliyet gösterdikleri çevreleri, kabul
gören yapı ve süreçler konusunda baskı yaratmaktadırlar.
Kuruluşlar, çevresel baskılara gerektiğinde
faaliyetlerini değiştirerek veya stratejiler
geliştirerek cevap vermektedirler. Bunun için
kuruluşlar, etkin bir iletişim ağı oluşturarak,
çevrelerindeki yerleşmiş ve rasyonelleşmiş örgütsel iş
kavramlarını, kendi uygulama ve prosedürleriyle bir
araya getirmeye ve buna göre kurallar geliştirmeye
yönelmektedirler. Kuruluşların zamanla değişen yapısal
özellikleri, bir süre sonra sabitleşerek, çevreleri
tarafından kabul görmekte ve süreklilik
kazanmaktadırlar.
Kuruluşlar, çevrelerinden gelen bu baskılara karşılık
verirken, çevresel unsurları yapılarında taklit ederek
benzer yapısal unsurları oluşturmaktadırlar. Kuruluşlar,
çevrede kabul görmüş rasyonel unsurları yapılarında bir
araya getirerek çevre desteğini en üst düzeye
çıkarmakta, hayatta kalma şanslarını artırmaktadırlar.
Kurumsallaşma hedefine ulaşmış firmaların başarıları,
organizasyonel benzerlik ile sağlanan güven ve
sürekliliğe bağlı olmaktadır. Organisyonel alanda oluşan
bu benzerlikler, başarıyı ve kuruluşların hayatta
kalmasını desteklemekte, kuruluşların kabul görmesini
sağlamaktadır. Kurumsallaşma sürecinde kuruluşlar zaman
içinde benzerliğe itilmektedir. Bu açıdan kurumsallaşma;
kurumları birbirine benzeten sınırlama süreci olarak da
görülmektedir. Firmalar, rasyonel kararlar vererek kendi
çevrelerini yaratmakta ve zamanla bu çevre onları
kısıtlamaktadır. Bu kısıtlamanın sonucunda “izomorfizm”
(kurumsal benzerlik, eş biçimlilik) ortaya çıkmaktadır.
“Izomorfizm” aynı çevre koşulları içinde bir örgütün
diğer örgütlere benzemesi konusundaki baskı olarak
tanımlanabilmekte ve kuruluş ile çevresi arasındaki
ilişkiyi kuran en önemli faktör olarak
nitelendirilebilmektedir. Böylece, kuruluşlar çevrenin
onayını alarak, hayatta kalmalarına ve çevrenin
gerektirdiği yapısal değişimle süreklilik kazanmalarına
destek sağlamaktadırlar. Bu durum ayrıca, kuruluşların
kar elde etmek, büyümek, pazar payını artırmak gibi
amaçlarının gerçekleştirmesine de katkı sağlamaktadır.
Kurumsallaşma sürecinde kuruluşların çevresel faktörlere
bağlı olarak, örgüt yapısında ve sistemlerinde bazı
düzenlemelere gitmeleri, amaçlarına uygun, dinamik ve
çevreye karşı duyarlı, esnek bir yapı geliştirmeleri
için yapılması gereken çalışmalar yönetim kademesinden
başlamalıdır. Yöneticilerin örgütü yönetmedeki başarısı
kurumsallaşma sürecini etkilemektedir.
Kurumsallaşmada yöneticilere düşen en büyük görev;
şirket içindeki uyumun yaratılmasını sağlamaktır.
Yöneticiler, şirketlerinin geleceğe yönelik
önceliklerini çalışanlarının katılımını sağlayarak
tespit etmek ve bu önceliklerin tüm çalışanlar
tarafından anlaşılmasını ve kabullenilmesini sağlamak
için çaba göstermelidirler. Aksi takdirde, çalışanların
amacı ile örgütün amacı farklı olabilecektir. Bunun
sonucu olarak istenen verim ve katılımcılık
sağlanamayacaktır.
Şirket içi uyumun sağlanmasında öncelikle, şirketin
mevcut durumunun ele alınması, amaçlarının saptanması,
amaca ulaşmak için yapılması gerekenlerin belirlenmesi
gerekmektedir. Bunun için kuruluş tarafından,
organizasyon şemasının oluşturulması; iş yapma
sisteminin ve iş akışlarının yazılı hale getirilmesi; iş
profillerinin hazırlanması; işin yapılmasına yönelik
prosedürlerin, stratejilerinin ve talimatların
hazırlanması; etkin raporlama sisteminin kurulması; iş
etüt ve analizlerinin yapılarak iş değerlendirme ve
performans değerlendirme sistemlerinin oluşturulması;
görev ve sorumlulukların tanımlanması ve yetkilerin
belirlenerek yazılı hale getirilmesi; kariyer
planlarının yapılması; her türlü bilginin yazılı hale
getirilmesi ve bunların sürekli olarak
güncelleştirilmesi gerekmektedir.
Ayrıca, şirket içi bilgi akışının sağlanarak birimlerin
sistemli ve etkin çalışması sağlanmalıdır. Bu çerçevede,
yönetici ve çalışanların işlerini bilen kişilerden
oluşması ve kuruluşun bilgiye dayalı bir sistem içinde
sürekli araştırma yapılarak ve yeniliklerin takip
edilmesi suretiyle çalışılması esas olmaktadır. Bilgiye
dayalı yönetim, çalışanların belirli amaçlara ulaşmak
için bilgiyi paylaşma ve öğrendiklerini üstlendiklere
işlere uygulama süreçlerini içermektedir. Bilgi temelli
sistemler yoluyla kuruluşlar yaşamlarını uzun yıllar
sürdürebilmektedirler. Bilgi sistemini oluşturmak için
çalışanlara, şirketin amaçları, işleyiş düzeni, görev ve
yetki tanımları, iletişim kanalları, çalışma koşulları
hakkında bir şirket içi eğitimin verilmesi gerekmektedir.
Kurumsallaşmış şirketlerde eğitim faaliyetleri
süreklidir. Bu eğitimin düzenli olarak
gerçekleştirilmesi, çalışanları bilinçlendirmekte ve
bağlılık duygusunu artırmaktadır.
Çalışanların şirkete bağlılıklarını artırmak için,
anlamlı bir iş yaptıklarına inandırmak, yaptıkları işin
önemini takdir etmek, işlerini sevmelerini sağlamak ve
onları verilen işi yapan bir üretim faktörü olarak
değil, üretime katılan, inceleyen, araştıran, düşünen
bireyler olarak görmek gerekmektedir. Çalışanlara adalet
ve sadakat duygusu ile yaklaşılması, değer verirken
onların yaratıcılıklarını geliştirme yönünde tutum
sergilenmesi ve yönetim kademesi ile çalışanlar arasında
rahat bir iletişim mekanizmasının oluşturulması
gerekmektedir. Kuruluşların çalışanlarına verdiği
değerler sayesinde şirket kültürü gelişmekte,
güçlenmekte, aynı zamanda kurumsallaşma düzeyi
artmaktadır.
Toplumların kültürü gibi, şirketlerin de amaçları,
çalışma yaşamına bakış açıları, ilke ve değerleri,
politikaları ve uygulamaları yönünden kendine has
özellikleri vardır ve bu özellikler firmaları
birbirinden ayırır. Literatürde şirket kültürü
dendiğinde genellikle şirketlerde konuşulan ve
konuşulmayan kurallar, varsayımlar, değerler ve düşünce
biçimleri anlaşılmaktadır. Bunlar o şirkette nasıl
giyinilmesi ve davranılması gerektiğini, iş
arkadaşlarına, çalışanlara, yöneticilere ve müşterilere
gösterilmesi gereken davranış biçimlerini
belirlemektedir. Bir şirketteki kültürü belirleyen ve
belirlediği kadar sınırlayan bazı kriterler vardır:
Kurallar ve standartlar:
Zaman içinde oluşan ve sonuçlara varmak için birlikte
nasıl çalışıldığını belirleyen gayriresmi ve genellikle
yazılı olmayan uygulamalar, alışkanlıklar ve
geleneklerdir.
Güç ve otorite:
Bireyleri birarada çalışmaya yöneltmek, baskı altında
tutmak ya da yüreklendirmek için yöneticilerinin
sorumluluklarını yerine getiriş biçimidir.
Fonksiyonalite-yapı:
Kurumda sorumlulukları, emir-kumanda ilişkilerini,
denetlemeyi, hiyerarşiyi ve ilerlemeyi düzenleme biçimi
ve çalışanlar, gruplar olarak ve birbirlerinden farklı
olarak ayırt edilmesini sağlayacak şekilde örgütleme
biçimidir.
Bağlılık ve etik:
Çalışanların birbirlerine duydukları dostluğun ve
kuruluş değerleri ile özdeşleşmelerinin derecesidir.
Öz-denetim ve geri-bildirim:
Çalışanların etkinliği artırmak için bir öğrenme aracı
olarak, kişilerin güçlü ve zayıf yönlerini nasıl
tartışıp düşündükleridir.
Vizyon ve hedef:
Bireylerin ve kurumun çabalarını yönelttikleri sonuçlar
ve çalışanların o sonuçlara sahip çıkma derecesidir.
Şirket kültürü, değişen çevre koşullarında amaçların
unutulmamasını sağlayan, yol gösterici bir kontrol
aracıdır. Öte yandan şirket kültürü, şirket için neyin
önemli olduğunu belirlemekte, bireylerin davranış
biçimlerini ortaya koymakta, bireyler arası etkileşim
biçimini belirlemekte, örgüte bağlılık hissi yaratarak,
örgütsel kimliği oluşturmakta, ortak inanç ve değerlere
bağlılık yaratmaktadır. Şirket kültürünün yansıdığı
birçok alan vardır. Bu alanlardaki şirket uygulamaları,
şirket kültürünün de bir göstergesi ve yansımasıdır. Bir
şirketteki var olan kurumsal kültürü analiz etmek için
bazı soruların cevaplarının verilmesi gerekir.
> Şirkette doğrular, mantığını kullanan veya gerçekleri
araştıran herhangi biri tarafından keşfediliyor mu,
yoksa doğruların ne olduğuna otoriteye sahip kişiler mi
karar veriyor?
> Şirket herkesin aynı ofis içinde çalıştığı açık
mekanlara mı, yoksa herkesin ayrı odalarının bulunduğu
kapalı mekanlara mı sahip?
> Şirkette en iyi işin çalışanlara özgürlük vererek mi,
yoksa onlar üzerinde sıkı bir kontrol kurularak mı
çıkarılacağına inanılıyor?
> Şirkette kişiler birbirleri ile daha iyi arkadaş
olduklarında mı, yoksa birbirleri ile mesafeli
olduklarında mı daha iyi çalışıyorlar?
> Şirketin çatışmalara bakış açısı nedir? Çatışmalar,
gerçekleri keşfetmenin, yarışmayı desteklemenin ve
kişilerin motive etmenin bir yolu olarak mı görülüyor,
yoksa kişiler arası uyumu bozan bir faktör olarak mı
değerlendiriliyor?
> Şirket çevresini etkileyeceğine ve kontrol
edebileceğine inanıp öncü olarak mı hareket ediyor,
yoksa sadece çevre etkilerine karşı tepki gösterip
izleyici konumunda kalmayı mı yeğliyor?
Yukarıdaki örnekleri artırmak mümkündür. Bir görüşe göre
firma kültürü, paylaşılan inançlar, davranışlar, sözle
ifade edilmeyen değerler ve varsayımlar, yazılı politika
ve prosedürlerden oluşmaktadır. Gerçekten de şirket
kültürünü oluşturan birçok faktör vardır. Bunlardan
şirket kültürünü yansıttığını varsayılan başlıca
göstergeleri ele alırsak:
Vizyon, uzun dönemde nelerin başarılmış olabileceğinin
ya da olması gerektiğinin görüntüsü/düşüncesidir. Yani
firmanın gelecekteki görüntüsünün bugünden
belirlenmesidir. Dolayısı ile vizyon, firmanın tüm
stratejik kararlarına ve faaliyetlerine yön verir.
Vizyon firmaya uzun dönemli gelişme yönünü gösterir.
Misyon, şirketin amacı, üstlendiği ana görevidir. Bu
öyle bir amaçtır ki firmaya uzun dönemde hayatta kalma
gücü verir. Örneğin MATSUSHİTA, “bir fabrikatörün
misyonu yoksulluğun üstesinden gelmek, toplumu bir bütün
olarak sefaletten kurtarmak ve ona refah getirmek
olmalıdır” diyerek şirketinin misyonunu “ hemen herkesin
satın alabileceği kadar ucuz biçimde üretilip dağıtılan
hayati ürünler üretmek” şeklinde belirlemiştir.
Şirketin vizyonu ve misyonu, şirketin tüm faaliyetlerine
yön veren, şekillendiren kavramlardır. Vizyon ve misyon
uygulamada birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir.
Nitekim birbirine benzer ifadeler, kimi zaman vizyon
bildirisi, kimi zaman misyon bildirisi adı altında yer
alabilmektedir. Önemli olan kullanılan başlık değil, bu
başlık altında belirtilen ifadelerin ne kadar firmaya
özgü olduğu ve gerçekten yön gösterme niteliğine sahip
olup olmadığıdır. Çünkü son yıllarda birçok şirket, sırf
modaya uymak için gerçekte inanmadıkları halde birbirine
benzer ifadelerle vizyon ve misyon bildirileri
hazırlamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da bu şekilde
belirlenen vizyon ve misyon bildirimleri firma
faaliyetlerine yön verememekte, kağıt üzerinde
kalmaktadır.
İlke ve değerler, firmaların faaliyetlerini yürütürken
uyacağını beyan ettiği kavramlardır. Bunlar vizyon ve
misyona göre daha somut ve açık, doğrudan uygulanabilir
kavramlardır. İlke ve değerler, firmanın politika ve
uygulamalarına yön verdiği gibi sınırlamaları da
oluşturur. Bir anlamda şirket, çeşitli düzenlemelerinde
ve faaliyetlerinde kendisini bağlayıcı ana kuralları da
koymuş olmaktadır.
Politikalar, firmanın faaliyetlerini yürütürken izlediği
yol ve yöntemlerdir. Bir anlamda firmanın yönetim
tarzıdır. Firmanın çeşitli konularda (örneğin ücret, işe
alma, fiyatlama) birden fazla hareket tarzı olabilir.
Firmanın seçtiği yol, o konudaki politikasını oluşturur.
Örneğin, piyasanın üzerinde ücret verme, iç kaynaklardan
personel seçimi, piyasanın altında fiyatlandırma
politikası vb. Vizyon, misyon, ilke ve değerler uzun
dönemde değişmemelerine rağmen, politikaların uzun
dönemde duruma uygun olarak geliştirilmesi sözkonusu
olabilir. Ancak kısa dönemde politikalar da değişmez;
gündelik kararlara ve uygulamalara yön verirler.
Genellikle politikalar, firmanın iç yönetmelik, prosedür,
genelge gibi düzenlemelerinde somut ifadesini bulur.
Uygulamalar, firmanın kısa dönemli hedeflerine ulaşmak
için yürüttüğü faaliyetlerdir. Operasyonel planlar,
kararlar, eylem ve işlemler, çeşitli uygulama
örnekleridir. Firmanın gündelik faaliyetlerinde birçok
uygulama örneğini görmek mümkündür. Firma kültürü en
somut yansımalarını, günlük uygulamalarda gösterir.
Yukarıda belirtilen tüm bu faktörler firmaya özgü bir
havanın yaratılmasında rol oynarlar. Firmanın
kuruluşunda firmayı yöneten kişiler firma kültürünün
oluşmasında etkili olabilir. Ancak firma faaliyetlerine
devam ettikçe, daha birçok etken devreye girmekte ve
firma kültürü bu kişilerden bağımsız olarak
gelişmektedir.
Kurumsallaşma, firmanın belirli amaç ve hedefler
doğrultusunda, belirli ilke ve değerler çerçevesinde
yönetilmesidir. Bu amaç ve hedefler öylesine güçlü ve
çekicidir, ilke ve değerler öylesine sağlam ve
bağlayıcıdır ki, firmanın mevcut yöneticileri
kendilerini bunlara uygun hareket etmek zorunda
hissederler. Diğer bir deyişle bunlar, yöneticilerin
kişilik ve kararlarından etkilenmeyen kavramlardır. Bu
kavramlar, vizyon, misyon, ilke ve değerlerden başka
birşey değildir. Dolayısı ile kurumsallaşma için çok
uzun vadede yön gösteren bir vizyonun, idealist firma
amaçlarının, yöneticiler dahil firmada çalışan herkesi
bağlayan ilke ve değerlerin saptanmış olması gereği
böylece anlaşılmaktadır.
Kurumsallaşma aynı zamanda sistemleşme ve kurallaşma
sürecidir. Vizyon, misyon, ilke ve değerler yol
gösterici, sınırlayıcı üstün kavramlardır; ancak
doğrudan uygulanamazlar. Bu kavramlar, firmadaki
sistemler ve işleyiş kurallarında canlılık kazanır. Bir
firmanın kurumsallaşmasından sözedebilmek için,
faaliyetlerini sistemleştirmiş olması ve uygulamalarını
belirli kurallar çerçevesinde yapıyor olması gerekir.
Faaliyetlerin sistemleştirilmiş olması, firma
faaliyetleri ile ilgili her konuda politikaların
belirlenmiş olması ve bu politikaların uygulamaya yön
verecek şekilde yönetmelik, genelge gibi prosedürlerle
sistematik bir şekilde düzenlenmiş olması demektir.
Uygulamaların belirli kurallar çerçevesinde yapılması
ise, belirtilen prosedürlere firma yönetimi dahil tüm
çalışanların uyması demektir.
Günümüzde kurumsallaşma dendiğinde sadece prosedürleşme
ve bürokrasi anlaşılmaktadır. Özellikle bürokrasi
dendiğinde de, kamu kurumlarındaki abartılı uygulama
şekli ile “kırtasiyecilik” anlaşılmaktadır.
Prosedürleşme ve bürokrasinin, bazı karar ve
faaliyetlerin kayıt altına alınmasının gerekmesi sonucu
bir miktar kırtasiyeciliğe yol açtığı doğrudur. Ancak
bunların abartılı uygulamalarına bakıp iş hayatının
gerçeklerine uymadığı yolundaki iddia da doğru değildir.
Görüldüğü üzere sistem ve prosedürler, kurumsallaşma
kavramının sadece bir parçasıdır. Vizyon, misyon, ilke
ve değerler kurumsallaşma kavramının manevi yönünü
oluştururken, sistem ve prosedürler de maddi yönünü
oluşturmaktadır. Kurumsallaşma kavramı, maddi ve manevi
yönü ile bir bütündür. Böylece bazı firmaların ISO 9000
çalışmaları ile sistem ve prosedürlerini oluşturdukları
halde neden hala kurumsallaşamadıkları da anlaşılmış
olmaktadır.
Kurumsallaşma kavramını açıklarken firma kültürünü
tanımlarken kullandığımız kavramların aynısını
kullandık, çünkü kurumsallaşma bir firma kültürüdür.
Ancak her firmanın bir kültürü olduğu halde her firma
kurumsallaşmış değildir. Çünkü kurumsallaşma, firma
kültürünü oluşturan unsurların belirli bir şekilde
özelleştirilmiş halidir. Diğer bir deyişle bir firmanın
kurumsallaşmış sayılabilmesi için firma kültürünü
oluşturan unsurların belirli niteliklere sahip olması
gerekir.
Bu açıklamalardan sonra uzun dönemde kalıcı olmak
isteyen kurumların neden kurumsallaşmak zorunda olduğunu
da anlamaya başlıyoruz. Firmanın kuruluşunda firmayı
gelişme sürecine sokan, kurucuların kişisel özelliğidir;
çalışanlara yön gösteren ve onları motive eden de bizzat
kurucuların kendileridir. Oysa firmanın bu ilk
sahiplerinin fiziksel güçleri ve ömürleri sınırlıdır.
İkinci kuşağın ise birinci kuşağın niteliklerini
taşıması olasılığı çok azdır. İşte bir firma
kurumsallaştığında firmayı gelişme sürecine sokan
firmanın vizyonu, çalışanlara yön gösteren ve onları
motive eden unsurlar, firmanın misyonu, ilke ve
değerleri olmaktadır.
Üstelik kurulan sistemler ve prosedürler, firmanın
faaliyetlerini bu kavramlar doğrultusunda sürdürebilecek
en uygun kişilerin yönetim kademelerinde yer almasını
sağlayacak biçimde geliştirilmektedir. Öyle ki, firma
ortakları bile olsa, firmaya zarar verebilecek herhangi
bir faaliyeti yapmasına izin verilmemektedir. Bir
anlamda firma, kendisini yok edebilecek firma
ortaklarına karşı gerekli araçlarla donatılmış olmakta,
firma kendi kendini korumaktadır. Bu yüzden firmanın
uzun dönemde varlığının sürmesi amacı ile birinci kuşak
tarafından başlatılan kurumsallaşma çabaları, firma
üzerinde etkinliğinin azalmasını istemeyen ikinci kuşak
tarafından bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde
baltalanmaktadır. Böylece bir firmanın kurumsallaşmış
sayılabilmesi için neden yönetimde üç kuşağın geçmesi
gerektiği de anlaşılmış olmaktadır.
Kurumsallaşmış firmalar, varlıklarının devamını
yetenekli profesyonellerde görürler. Bu nedenle de
kurumsallaşmış firmalarda insan kaynağına çok önem
verilir. En iyi kariyer yönetimi uygulamaları da
kurumsallaşmış firmalarda görülür. Çünkü firmanın uzun
dönemli hedeflerine ulaşmasının, firma kültürünü
benimsemiş nitelikli çalışanlarla mümkün olabileceği iyi
anlaşılmıştır.
Ülkemizde KOBİ’ler, genelde aile şirketi olarak
kurulmakta, büyüme sürecinde firma kurucularının kişisel
özellikleri büyük rol oynamaktadır. Firma belirli bir
büyüklüğe ulaştığında, bu arada kurucuların enerjileri
tükenmeye başladığında, ailenin ikinci kuşağı devreye
girmektedir. Ancak ikinci kuşağın yetenekleri,
genellikle firma kurucularının özelliklerinden az
olmakta, bunun sonucunda da firmalar ikinci kuşağın
yönetiminde yok olmaktadır. Bu sürecin farkında olan
firma kurucuları, daha yönetimi ikinci kuşağa
devretmeden kurumsallaşma yönünde de gereken adımları
kararlılıkla atabilmektedirler. O halde firmaların çok
uzun dönemde “kalıcı” olmalarını sağlayan kurumsallaşma
kavramını biraz daha yakından incelemekte yarar vardır.
Kurumsallaşma dediğimizde bir organizasyonun kişilerden
bağımsız olarak saptanmış amaçlar doğrultusunda faaliyet
göstermesi ve kendi varlığını koruması sürecini
anlıyoruz. Günümüzde ülkemizdeki firmaların genel yapısı
kurumsallaşma kavramından oldukça uzaktır.
Bir firmanın kurumsallaşmış sayılabilmesi için bazı
ölçütler vardır. Kuşkusuz bunların dışında daha birçok
ölçüt vardır. Bunları belirtmedeki amaç, bir şirketin ne
ölçüde kurumsallaştığı yönünde bir fikir sahibi olmak ve
buna göre stratejiler oluşturmak gerekmektedir. Çünkü
bir KOBİ’nin kurumsallaşma derecesi, firmanın kariyer
yönetimi politikası ve uygulamaları hakkında da bir
fikir verecektir. Büyük yabancı firmalar dışında
ülkemizde kurumsallaşma yönünde yol almış çok az firma
vardır. Bu arada birçok firmanın da kurumsallaşma
yolunda cılız adımlar attığını görüyoruz. Yakın
gelecekte bu adımlar daha da güçlenecektir, güçlenmek
zorundadır. Çünkü uluslarası rekabette hayatta kalmanın
en önemli ve etkili yollarından biridir kurumsallaşmak…
Türkiye’de KOBİ’lerin genellikle aile şirketleri
yapısında olduğunu ve bu şirketlerde profesyonel
yönetimin yerleşmesi ve kurumsallaşmanın gündeme
alınmasının çok yavaş ilerlediğini söylemek yanlış
olmaz. Bu çerçevede de, ‘hissedar-yönetim
kurulu-profesyonel yönetim üçgeni’ içindeki ilişkiler
son derece karışık. Çok sık olarak bir kişinin ‘her üç
şapkayı’ da giydiğini gözlemliyoruz. Böyle durumlar
kurumlarda hesap verme ve sorma dinamiklerinin
körelmesine sebep olurken, kaçınılmaz olarak performansı
da aşağıya çeken faktörler.
KOBİ’lerin ilk ve belki en önemli is bir yönetim kurulu
oluşturmak. Burada bahsedilen farklı konuların
sorumluluğunu paylaşmış tek tek bireylerin var olduğu
bir yönetim modeli değil. Kuskusuz yetkinliklere sahip
ve kuruma emek vermiş aile üyelerinin de temsil
edilmesinde fayda var. Ancak tamamen aile üyelerinden
oluşan bir yönetim kurulu değişiklikler ve
iyileştirmelerden ziyade mevcudun devamı yönünde
faaliyet gösteriyor. Dışarıdan atanan yönetim kurulu
üyeleri ise tüm konuları farklı bir gözle irdelerken,
günlük olaylardan ziyade uzun vadeli ve stratejik
konulara odaklanıyorlar.
Bu kapsamda KOBİ’ler kendi iç disiplinlerini sağlamaları
ve "hesap sorma mekanizmasını aktive etmeleri açısından
halka açıklığın ve yabancı yatırımcılarla yapılacak
ortaklıkların öneminin altını çizerken, bu tip konularda
kurumsal yönetim konusunda ileri gitmiş şirketlerin
başarı şansının da daha fazla olduğunu da belirtmek
isterim. Bir nevi tavuk-yumurta hikâyesi yani!
Diğer taraftan hissedar olup, yönetimde olmayan aile
fertlerinin bir araya geldiği "aile konseyi" benzeri bir
yapının da son derece faydalı olabileceğine işaret etmek
isterim. Bunun oluşturulması ile de hem yönetim
kurulları aile konularının da tartışıldığı ortamlar
olmaktan çıkarlar, hem de hissedar aile fertlerinin
yönetim kurulu ile "resmi" iletişimini de düzenleyecek
bir organ yaratılmış olur.
"KOBİ’lerin kurumsallaşması" genelde üzerinde
düşünülmeyen ama KOBİ’lerde en temel problemleri yaratan
bir konudur. Kurumsallaşmayı ‘sistem haline gelmek’
olarak tanımladığımıza göre, sadece şirketin sistem
haline gelmesi yetmez. Yeniden yapılanma ile şirketlerde
yeni bir organizasyon yapısı oluşturulmalı ve bu yapı
içinde yer alan herkesin görevi, yetkileri ve
sorumlulukları yazılı olarak belirlenmelidir. Bu
şirketlerde uygulanabilecek bir görev yetki ve
sorumluluk yönetmeliği ve personel yönetmeliği
oluşturulmalıdır. Böylece bu işletmelerde karar alma
süreci belirli kurallara bağlanacak ve böylece
işletmenin kurumsallaşması için bir adım atılacaktır.
Diğer taraftan bu tür işletmelerde iş tanımları
yapılmalı, iş planı ve akışları dokümante edilmeli, iyi
bir iş ve belge akışı sağlanmalıdır.. Etkin bir
raporlama sistemi kurulmalı ve yönetimin gereksinim
duyduğu bilgiler güncel olarak raporlanmalıdır. Maliyet
ve stok kontrolü sağlamak, maliyet azaltılmasına gitmek
için etkin bir muhasebe ve raporlama sistemi
kurulmalıdır. Daha sonra bütçe uygulamalarına
başlanmalıdır. Bölümlerin daha sistemli hale getirilerek
bölümler arası belge ve bilgi akışı sağlanarak,
bölümlerin daha etkin ve verimli çalışması
sağlanmalıdır. Aktif bir pazarlama bölümü kurularak
işletmenin yurtiçi ve yurt dışı pazar payı
artırılmalıdır. Sonuç olarak; KOBİ’lerde mevcut
sistemleri yamamak, onarmak gibi yöntemlerle
düzeltilmesi oldukça zordur ve de mevcut sistemi daha da
içinden çıkılmaz hale gelebilirler. Bu nedenle
KOBİ’lerin tümüyle yeniden yapılandırılmalarında yarar
vardır.
Ülkemizde sermaye tabanının sığ ve yaygın olmaması ve
ekonomiye büyük ölçüde hakim olan kayıtsızlığın da
mevcut tabloyu daha da karmaşık hale getirdiğini
kanıtlıyor. Şirketlerin artık eskiden olmadığı kadar
yatay ve şeffaf yapılanmalara doğru yönelmeleri
gerekiyor. Bu çerçevede de yukarıda tanımladığımız gibi
hiyerarşik organizasyonlardan ziyade matriks
organizasyonların, durumsal liderliğin ve proje
ekiplerinin öne çıktığını gözlemlemekteyiz. Kurumlar
açısından bakıldığında değerlendirme skalasının artık
yetkinlik bazında yapılması gerektiği de söylenebilir.
Bu çerçevede kurumun hedeflerinin belirlenmesi ve bu
hedeflere ulaşmak için gerekli yetkinliklerin
yöneticilerde aranması temel prensip ancak bu noktada
dahi yöneticilerin sadece kendi görevlerini yapmayı
gerektirecek yetkinlikler bazında değil de kurumun
belirlemiş olduğu tüm yetkinlikler bazında
değerlendirilmesinin son derece önemli olduğunu söylemek
gerekir. Zira bunun yapılması kurum içindeki
transferlerde, terfilerde, iş değiştirmelerde gerek
kuruma gerekse de yönetim kaynaklarına büyük bir
esneklik sağlıyor. Bu çerçevede mevcut yürüttüğü işi
yapmayı gerektirecek yetkinliklere sahip olan ve mevcut
görevinde iyi performans gösteren yöneticilerin daha
fazla sorumluluk alma veya daha farklı konularda
sorumluluk alma konusundaki istekleri incelenebiliyor.
Sahip oldukları yetkinliklerle birleştirildiğinde bu
kişilerin kurumun geleceği için ne kadar potansiyel vaat
ettiklerini de görebilmek mümkün oluyor.
Diğer taraftan örneğin "ataerkil" bir toplum olmamızın
da etkisini de KOBİ’lerde çok net olarak görüyoruz.
Benzer kültürel öğeler taşıyan Uzak Doğu toplumlarında
da yaş ve kıdeme olan saygının aşırılığından bırakın
profesyonel yöneticileri ikinci nesilleri dahi yönetimde
göremiyoruz. Benzer şekilde Uzak Doğu ülkelerinde yaygın
olan ve bizde de görülen “dayanışma duygusu" diye
nitelendirdiğiniz yaklaşımın aile şirketlerinde daha
baskın olduğunu bekleyebiliriz. Ancak sunu da
unutmayalım ki, iş harici politik ilişkilerin, güç ve
çıkar çatışmalarının da yoğunlukla KOBİ’lerde ortaya
çıktığını söylememiz pek de yanlış olmayacak.
Kurumsallaşma olgusu bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde
de modern toplumun bir gereği olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu çerçevede, şirketleri durağan bir unsur olarak
görmemek ve onların da zaman içinde değişim gösterdiğini
kabul etmek gerekmektedir. Ancak, bu değişim sürecinde
bazı kuruluşlar süreklilik kazanırken, bazılarının
yaşamları kurumsallaşamamaları yüzünden kısa
sürmektedir. Bunun en büyük nedeni; değişen çevre
koşullarına gösterilen direnç, yeniliklere ve değişime
açık olmayan yönetim, stratejik düşünememe, iyi bir
bilgi sisteminin kurulamamış olması, çevredeki değişim
ve baskılara uyulmamasıdır.
Başarılı işletmeler, geçmiş dönemlerde elde edilmiş
başarılarına ulaşmak için kullandıkları taktiklerin her
zaman geçerli olacağı yanılgısına düşebilirler. Değişen
dünyada, işletmeler aynı taktik ve stratejiler ile
başarıyı tekrar yakalayabileceklerini düşünebilirler.
Böylece, değişime direnip başarısızlığa düşebilirler.
Bu, işletmenin sürekliliği açısından en önemli
tehlikelerden birisidir. O nedenle, süreklilik için
KOBİ’ler, geçmiş başarılarına sonsuz güvenmek yerine,
değişime hazır hale gelmeleri gerekir.
Bunun yanında ‘kurumsal’ bir yapı, sürekli başarı için
zorunluluktur. Kurumsal yapı, ya da kurumsallaşma
denildiğinde, genelde, patronların işten ellerini
çekmeleri ve işi tamamen profesyonellere bırakmaları
gibi bir yanlış anlayış çok yaygın olarak kabul
edilmektedir. Kurumsallaşma, patronların işi tamamen
profesyonellere bırakması demek değildir. Tam tersine,
patronların işin başında olmasında ve diğer çalışanlarla
kollektif bir çalışma ruhu kurulması gerekir.
Kurumsallaşma işletmenin bir ‘sistem’ haline
gelebilmektir. Her sistemde olduğu gibi, sistemin
parçalanın rollerinin ve görevlerinin belirlenmiş olması
ve sistemin kendi bütünlüğü içinde işleyebilmesinin ve
karşılıklı etkileşimin altyapısının kurulmuş olması
gerekir. Bu bağlamda kurumsallaşma denildiğinde
‘şirketin’ kurumsallaşması anlaşılmalıdır.
KOBİ’ler genelde küçükken zamanla büyümekte ulusal hatta
uluslar arası şirketler haline gelmektedir. Ancak bu
işletmelerin ömürleri kısa olmakta, sonraki kuşaklara
devredilen işletme sayısı oldukça azdır. Dolayısıyla bu
işletmelerin ömürleri oldukça az olmaktadır. Örneğin
dünyanın en büyük 500 şirketinin doğumlarından
tasfiyelerine veya devirlerine kadar geçen süre ortalama
40-50 yıldır. Bu nedenle bu kuruluşları bir meta veya
makine gibi durağan bir varlık olarak görmemek gerekir.
Bu kuruluşlarında kendilerine özgü bir kişiliği olduğunu
kabul etmek gerekir. Bu kuruluşları birer canlı varlık
olarak görmek ve şirketin zaman içinde doğal değişim
göstereceğini kabul etmek gerekir.
İşletmeler yaşayan organizasyonlardır. Ancak bu
işletmeler genelde yaşam süreleri kısa olmaktadır. Bunun
temel nedeni ise, aile şirketlerinin kurumsallaşmada ve
aile içi şirket yönetimi düzeninin kurulmayarak
işletmelerin hala klasik metotlarla idare edilmesidir.
Yeni yükselen pazarlar, gerek gelişmiş ülke işletmeleri,
gerekse Türkiye gibi gelişmekte olan ülke işletmeleri
açısından yepyeni fırsatlar yaratmaktadırlar. Bu
ülkelerde faaliyete gösteren işletmeler uygun pazarlama
strateji ve taktikleriyle bu pazarlarda kalıcı olma
fırsatını yakalayabilirler. Bu pazarlardaki
tüketicilerin ekonomik ve sosyo-kültürel özelliklerinin
detaylı bir biçimde araştırılması gerekmektedir.
İşletmelerin bu pazarlarla ilgili veri elde etme
imkânları çok kısıtlı olacağından pek çok bilgi deneme
yanılma yöntemiyle elde edilebilmektedir. Tüm
uluslararası pazarlamacılık risklerine ilaveten, bu
ülkelerde merkezi planlama anlayışının getirdiği
dezavantajlar da mevcuttur. Riskleri minimize etmenin en
akılcı yöntemi, bu pazarları çok iyi tanıyan yerel
işletmelerle birlikte hareket etmektir. Pazarın
kaymağını alma zihniyetinden uzak, bu pazarlardaki büyük
potansiyelden yararlanacak pazarlama stratejileri
işletmeleri uzun vadede başarıya götürecektir.
Kurumsallaşmanın ana sonucu, kuruluşların değişim
eşliğinde de olsa sürekliliklerini ve hayatta
kalmalarını sağlamaktır. Kurumsallaşmada önemli olan;
uzun vadeli stratejik unsurlara önem verilerek, güçlü,
çevredeki değişime duyarlı, yenileşmeye açık, etkili bir
örgüt yapısının oluşturulmasının yanı sıra, bu yapının
ihtiyacı olan, uzun süreli ve istikrarlı bir yönetim
felsefesinin, etkin bir bilgi sisteminin ve şirket
kültürünün oluşturulması gerekmektedir. Ancak,
kurumsallaşmanın her şeyin kurallara bağlandığı bir
sistem olarak görülmemesi gerekmektedir. Bu sistem
içinde, sürekli iyileştirme anlayışıyla ortak çabaların
ve insan faktörünün ön plana çıkarılması önem
taşımaktadır.
http://www.kobifinans.com.tr/bilgi_merkezi/020602/10180
|